31 Ağustos – 1 Eylül 2025 tarihlerinde Çin’in Tianjin şehrinde düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesine Türkiye’den üst düzey bir katılım gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “şeref konuğu” olarak davet edilmesi, 2012’den bu yana ŞİÖ’nün “Diyalog Ortağı” olan Türkiye’nin örgüt nezdindeki artan önemini açıkça gösterdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Savunma Bakanı Yaşar Güler, Ticaret Bakanı Ömer Bolat ve İstihbarat Başkanı İbrahim Kalın gibi kilit isimlerin yer aldığı geniş heyet, Türk dış politikasında Asya’ya yönelik ilginin ve yönelimin derinleştiğinin bir işareti olarak yorumlandı.
Erdoğan ve Xi Jinping Görüşmesinden Önemli Başlıklar
Zirve kapsamında, 31 Ağustos’ta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında önemli bir görüşme gerçekleşti. Çin medyasında yer alan haberlere göre, Xi Jinping Çin ve Türkiye’nin hem gelişmekte olan ülkelerin hem de Küresel Güney’in önemli üyeleri olduğunu vurguladı. Barış, kalkınma ve iş birliğini öne çıkaran güncel eğilimlere uyum sağlanması, ortak refah için karşılıklı destek verilmesi ve daha adil, eşitlikçi bir küresel yönetim sistemi için birlikte çalışılması gerektiğini belirtti.
Xi, ikili ilişkilerin 55. yıl dönümünün kutlanacağı gelecek yılın, ilişkileri yeni bir seviyeye taşıma fırsatı sunduğunu ifade ederek üç ana iş birliği alanı önerdi:
- Siyasi Güven: Karşılıklı temel çıkarlara ve hassasiyetlere saygı gösterilmesi, terörle mücadele ve güvenlik iş birliğinin artırılması.
- Pratik İş Birliği: Çin’in “Kuşak ve Yol Girişimi” ile Türkiye’nin “Orta Koridor Girişimi” arasındaki entegrasyonun güçlendirilmesi, Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin güney yönlü geçişinin geliştirilmesi; ticaret, turizm ve kültür gibi geleneksel alanların yanı sıra yeni enerji, 5G ve biyomedikal gibi yeni nesil sektörlerde iş birliğinin teşvik edilmesi.
- Çok Taraflı Koordinasyon: BM, G20 ve ŞİÖ gibi platformlarda yakın iş birliğinin sürdürülmesi, uluslararası düzen ve adalet için ortak çaba gösterilmesi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, Türkiye’nin Çin ile ilişkilere büyük önem verdiğini belirterek, yüksek düzeyli temasların artırılması, ticaret ve yatırım hacminin artirilmasi ve Kuşak ve Yol iş birliğinin sürdürülmesi yönündeki kararlılığını ifade etti. Erdoğan ayrıca, altyapı, yeni enerji, tarım ve sağlık gibi alanlarda iş birliğini geliştirmeyi, eğitim ve turizmde halklar arası bağları güçlendirmeyi ve ikili ilişkilerin güçlü ve sürdürülebilir bir şekilde büyümesini umduğunu dile getirdi. Ayrıca, “Tek Çin” ilkesine bağlı kalacaklarını ve ŞİÖ platformunda Çin ile iş birliğini derinleştirmeye hazır olduklarını da vurguladı.
Şanghay İşbirliği Örgütü ve 2025 Zirvesinin Önemi
ŞİÖ, 1996 yılında “Şanghay Beşlisi” adıyla Çin, Rusya ve Orta Asya ülkeleri tarafından kurulmuş, 2001’de Özbekistan’ın katılımıyla bugünkü adını almıştır. Örgütün ana hedefleri arasında üye ülkelerin sınır güvenliğini sağlamak, terörizmle mücadele etmek ve Çin’in “üç kötü güç” olarak tanımladığı (ayrılıkçı, radikal ve terörist) tehditlere karşı ortak hareket etmek yer alır. Çin bu muğlak tanımı, Doğu Türkistan’daki muhalif grupları kriminalize etmek için kullanmaktadır.
2025 ŞİÖ Zirvesi, küresel sistemde gerilimlerin arttığı bir dönemde gerçekleşmesiyle büyük önem taşıyor.Çin Dışişleri Bakanlığı, etkinlik öncesinde yaptığı basın açıklamasında ‘bazı ülkelerin’ uluslararası düzene zarar verdiğini belirtti; uzmanlara göre bu açıklama doğrudan ABD’yi hedef alıyordu. Ayrıca, zirveye ABD’nin yüksek gümrük vergisi uyguladığı ülkelerin katılım göstermesi, örgütün Batı’ya karşı alternatif bir ekonomik ve politik blok teşkil etme potansiyeline dair iddiaları pekiştirerek kuvvetlendirdi.
Zirve sonrası düzenlenen askeri geçit töreninde Çin’in DF-5C nükleer füzesi ve en gelişmiş lazer hava savunma sistemlerini sergilemesi, Batı ve NATO’ya yönelik bir gövde gösterisi olarak yorumlandı. Törende Rusya Devlet Başkanı Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un, Xi Jinping’in yanında yer alması da bu stratejik duruşu pekiştirdi.
Türkiye-Çin İlişkilerinde Doğu Türkistan Duyarlılığı ve Jeopolitik Gerçekler
Türkiye ve Çin arasındaki ilişkiler, 1971’den bu yana pragmatik çıkarlar ve insani değerler arasındaki karmaşık bir denge üzerinde ilerlemektedir. 2010 yılında “Stratejik İşbirliği” seviyesine yükselen bu bağlar, ideolojik olmaktan ziyade, karşılıklı işlevsel çıkarlara dayanmaktadır. Bu işlevsel yapı, özellikle Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygurlara ve diğer Müslüman azınlıklara yönelik sistematik insan hakları ihlalleriyle sınanmaktadır. Ankara, bu konuda jeoekonomik çıkarlar ile tarihi ve vicdani sorumluluklar arasında dikkatli bir denge politikası izlemeye mecbur kalmaktadır.
Türkiye’nin bu meseleye yaklaşımı, 2009 Urumçi olaylarında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaşananları “adeta bir soykırım” olarak nitelemesinden, son yıllardaki daha yumuşak bir söyleme doğru evrilmiştir. Bu söylem değişikliği, Çin ile artan ekonomik bağlar ve değişen jeopolitik konjonktür ile paralellik göstermektedir.
Bu diplomatik denge arayışının en somut örneği, Haziran 2024’te Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyaretinde ortaya kondu. Fidan’ın Pekin’in ardından Urumçi ve Kaşgar’ı ziyaret ederek bu şehirleri, Çin’in toprak bütünlüğü içinde, kültürel zenginliğine katkıda bulunan merkezler olarak tanımlaması, Türkiye’nin hem Çin’in egemenliğine saygı duyduğunu hem de tarihi bağlarını koruduğunu gösteren hassas bir diplomatik dilin ürünüdür.
Türkiye’nin Çin Stratejisi: Denge ve Müzakere Gücü
Ankara’nın Doğu Türkistan’a yönelik söyleminde yaşanan bu yumuşama, Türkiye’nin çok boyutlu dış politika arayışının bir parçasıdır. Bu strateji, geleneksel Batı ittifakına olan bağımlılığı azaltarak “stratejik özerklik” kazanmayı hedeflemektedir. Türkiye’nin ŞİÖ ile angajmanı da bu stratejinin somut bir yansımasıdır.
Ancak bu ilişkilerde yapısal bir asimetri de dikkat çekmektedir. 2024 itibarıyla yaklaşık 50 milyar dolarlık ticaret hacminin çok büyük bir kısmı Çin lehinedir. Türkiye’nin ihracatı 4 milyar doların altında kalmaktadır. Bu dengesizlik, “Orta Koridor” ile “Kuşak ve Yol” projelerinin entegrasyonu söylemini, ekonomik bağımlılık riskinin gölgesinde bırakmaktadır. Siyasi asimetri de mevcuttur: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çin’e yedi resmi ziyaretine karşılık, Xi Jinping Türkiye’yi sadece devlet başkan yardımcısıyken bir kez ziyaret etmiştir.
Sonuç olarak, Türkiye-Çin ilişkileri, Türkiye’nin Asya’ya yönelen dış politikasının en kritik unsurlarından biridir. Ankara’nın Pekin ile olan ilişkileri, jeoekonomik fırsatları en üst düzeye çıkarma ile Doğu Türkistan’daki insani hassasiyetleri yönetme arasında zorlu bir denge gerektirmektedir. Bu durum, bir zayıflıktan ziyade, mevcut küresel konjonktürün dayattığı stratejik bir meydan okumadır.
Türkiye, Çin ile ilişkilerini rasyonel bir temelde ilerletmelidir. Ancak bu sürecin sürdürülebilirliği, Doğu Türkistan meselesinin yok sayılmasıyla değil, yapıcı ve sonuç odaklı bir diyalogla mümkündür. Uygurların temel hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınmadığı bir zemin, uzun vadede Türkiye’nin hem bölgesel itibarını hem de milli çıkarlarını zedeleyecektir. Bu nedenle, konu, ilişkilerde bir engel değil, yönetilmesi gereken stratejik bir gündem maddesi olarak masada tutulmalıdır.
Ankara’nın en önemli kozu, Çin için artan stratejik değeridir. Türkiye, “Orta Koridor” üzerindeki alternatifsiz konumu ve Türk dünyasındaki tarihi liderliği sayesinde Pekin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesinin güvenliği ve küresel rekabeti için vazgeçilmez bir ortaktır. Bu statü, Türkiye’ye asimetrik bir bağımlılıktan öte, proaktif ve dengeli bir politika izleme imkânı tanımaktadır. Bu müzakere gücü, hamasi söylemler yerine, diplomatik kanalları sonuna kadar kullanan kararlı ve ilkeli bir duruşla birleştirilmelidir.
Türkiye’nin izlemesi gereken strateji, Çin ile ekonomik ve siyasi ilişkileri milli menfaatler doğrultusunda ilerletirken, bu stratejik ağırlığı soydaşların haklarını korumak için diplomatik bir kaldıraç olarak kullanmaktır. Kırım gibi diğer bölgelerdeki soydaş meselelerinde sergilenen ilkeli duruş, bu konuda izlenecek politikanın tutarlılığı için önemli bir referans sunmaktadır. Devlet aklı, duygusal tepkilerden arındırılmış, ancak tarihi ve kültürel sorumlulukları gözeten, uzun vadeli ve rasyonel bir Çin politikası inşa etmeyi zorunlu kılmaktadır.

